Sözleşmeli sevişme

Herşeyi sorgulamak derdinden, bazı şeylerin ayarını kaçırır olduk. Misal, evlilik konusu. Eskiden görücü usulünün ( yer yer hala devam etmekte ) var olduğunu hepimiz biliyoruz ama kendi içerisinde garip bir hiyerarşisi olan bu sistemin bile şimdiki ergenus ilişkilerden daha sağlıklı olduğu bence aşikar. Herhangi birimize görücü usulü ile evlilik konusu sorulduğunda burun kıvıracak gibi olsakta, kimsenin inkar edemeyeceği nokta, kişinin ömür boyu beraber yaşayabileceği, hayatının insanını bulmak konusudur. Gerçi şimdi ki sosyal ağlardan tanışma meselesi, bence modern görücü usulüne karşılık gelsede kimse konduramaz oryantilizmi kendisine. Ki ben, sosyal medyadan tanışmanın saçmalığına inanan bir insanım.
Eski evliliklerin uzun sürebilmesi belki zorunluluktan, belki de herşeyi dibine kadar sorgulamamaktan sağlanıyor olsa da, aslında bizlere herşeyi çok derinlemesine kurcalayıp kafaya takmanın manasızlığını da göstermiş olur. Mesela, şuan hepimiz için geçerli olan ‘ciddi bir ilişkideyim abi’ kavramında, yaşanan en ufak bir ıkınma sıkılma, ilişkinin sonlanmasına neden olmaktadır. Bu da artık günümüzde tahammül sınırlarının kalktığına en önemli delalet. “Ay elektriğim kaçtı”, “seni hiç çekemem”, “ben böyleyim beğenirsen” gibi kışkırtıcı tarzlarla zaten bir ilişki nereye kadar sürdürülebilir. Tamam eyvallah herkesin kişisel özgürlüğü, kendi hayat görüşünden ödün vermemesi, bir derece mantıklı olsa da; birliktelik dediğimiz olay ortak paideler etrafında birleşmek değil midir diye de sorarım bizlere.
Misal; 2 yıllık bir birliktelik te “aman herşey monotonlaştı”, “onu hala seviyorum ama bu ilişkinin içinden çıkamıyorum” triplerine bayılıyorum. Peki aynı kişinin, ilerde evlendiğini varsayıp aynı tip dertlerle karşılaştığında ‘olmuyor, yapamıyoruz işte ben kaçar’ dediğini mi anlamalıyız Zaten bu tarz bir aşamayı geçebilen çiftler; ikinci aşamada ise, ‘aile’ meselesine takılıyorlar. “Senin annen niye öyle dedi”, “zaten senin babanı da hiç sevmem”, ” “sürekli annenlere mi gideceğiz”, “babanla mı çalışacaksın” , “seninkiler beni hiç sevmiyor”, “birazcık saygı istiyorum”, “sanki ailenle evleneceğim” gibi monologları aklınıza hemen getirebilirsiniz. Neyse konuya yanlış yerden daldım.
Şimdi ki evliliklerde sözleşme yapılması konusu bizim asıl meselemiz.. Benim bildiğim evlililik kavramı; birbirlerini seven ve doğal olarak birbirlerine güvenen iki insanın manen ve bedenen birleşmek istemelerinin karşılığıdır. “Hayatta ne olacağı bilinmez, ben yinede geleceğimi garanti altına alayım” fikrine saygılı olmaya çalışsam da olmuyor arkadaş. Bu düşünce ile yola çıksam; mesela, benim aklımda hep o sözleşme olur. “Ulan ayrılsak neleri kaptıracağım” diye düşünürüm. Karımda, “o daire benim olacak, araba da bana kalıyor, ohooo dünyalığı yaptık” diye şeytanın arada bir dürtmesi ile kesin düşüncelere dalar. E tam orda da güven eksikliği başlayacaktır zaten.
Sözleşmeli evlilik nedir mesela. O sözleşmeye ne madde koydurulur. “Beni datmin edemezse ayrılırım”, “haftada en fazla 2 kere beraber olurum” “ilk boşanan malı götürür” gibi namahrem şeylerin koyulduğunu düşünsene. Bu bildiğin futbolcu sözleşmelerine benziyor. Eşini, bonservisi ile transfer etmişsin gibi geliyor sanki kulağa. Sözleşmeyi karşılıklı imzalayınca da, akşam maça çıkıyorsunuz yani sevişiyorsunuz. Sözleşmenin verdiği baskıyla ne kadar performans gösterebilirsin ki maçta. Ben o kadının gözlerine bakarken elimden giden yalıları katları düşünürüm. Zaten genelde bu olaylar sosyetik evliliklerde oluyor ama yakındır diğer tabakalara da sıçraması. Örnek olarak, bu ülke tam da bu sebepten bir Hande Ataizi vakası yaşadı. (1 günlük evlilik). Bugün de medya da ki haberlere bakarsak aynı sebepten Burcu Esmersoy’da nişanlısı ile ayrılık kararı almış.
Şimdi hepimiz çok kaprisliyiz zaten. Yani pırtlamaktan tahriş oluyoruz. Misal, eşinle yemek yiyorsun, tartışıyorsun, telefonda masanın üstünde duruyor hani. Yani avukata uzaklık bir aramalık mesafede. Herşey yolunda giderken birden kavga edip artık “ben dayanamıyorum boşanalım” diyebiliyoruz. Tabi ki bu biraz da evliliklerin maskeli baloya dönmesinden ve genelde her nedense, tüm birikmişliklerin, makul olmayan bir sebebi aracı kullanarak ortaya çıkmasından kaynaklanıyor.
Diğer bir ifrit olduğum konu ise, derdin olup ta anlatamamak ya da dinletememek. Mesela sevgilini aldatırken basılırsın, orda ‘hayatım açıklayabilirim’ gibi kazma açıklamalara girmeye gerek yoktur ama normal bir zamanda hemen herşeyi sadece bir cümle ile karşındakine anlatabilmelisindir. ‘Hayatım anlatabilirim’ yada ‘bir dinlesen’ gibi cümleler direk zaman kaybı ve konuşma hakkını kaybetmene sebeptir. Karşı tarafında ‘neyi dinleyeceğim yaaaa’ veya ‘neyi açıklıyacaksın’ sözlerinden vazgeçmediğini düşünürsek tabi ki. Biraz film kokuyor değil mi bu cümleler. Ama yok yok, gayet gerçek.
Yahu arkadaş bir bırakta hangi taraf aciz durumdaysa bir açıklasın, bir konuşun, tartışın. Tartışmaktan korkar olduk. Halbuki tartışmadan ne kadar birlikte olabilir ki iki insan. Tartış, ayrılıyorsan sonra yine ayrıl.
Sonuç olarak, ilişki dediğin şey herkese göre göreceli de olsa bana göre hayatın yalnızlığını sevebileceğin bir insanla çoğullaştırmaktır. Onun için planlar yapıp birbirimizin üstünde satranç oynamaya gerek yok. Ne kadar basit yaşarsak, ne kadar basit ve saf sevişirsek, o kadar uzun süre birlikte olabiliriz. Beklentilerimizi yüksek tutarsak alacağımız zevkte o kadar az olur. Ne sen, kadınını bir ömür boyu porno çekeceğin insan olarak göreceksin, ne karın seni, üzerinde taktik yapılacak santranç piyonu gibi görecek.
Yoksa herşeyi yakıp, Heraklaitos’un dediği gibi “Cehalet, mutluluktur” noktasına mı gitsek.
Fuzuliyat

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*